büyükanıt, deschamps ve zidane’ın vatan oyunları

k.mehmet kentel

oyunun illa iyi bir şey olmadığını söylemiştik, değil mi? memleket sınırları dahlinde şu sıralar en popüler oyun gerçek insan bedenleri üzerinden oynanmakta olan savaş oyunu. bunun yan ürünleri olarak linç, hakaret ve erolkösecilik gibi farklı oyunlar da revaçta. birkaç temel mantık yürütme ilkesini harekete geçirebilen herhangi bir kimsenin inancının kalmadığı bir savaşın, karargâhta duran taburların üzerine tıklayıp onları sürükleyerek sınırın bir o yanına bir bu yanına bırakan ‘sivil’ ve askeri oyuncular tarafından yürütülmesini izliyoruz bir yandan. diğer taraftan da aksiyon açlığını sokakta kürtçe konuşanları linç ederek, kürt depremzedelere yaratıcı beddualar göndererek gösteren üçüncü şahısları. savaş ve oyun analojisini yapınca, aklıma elbette 2007′deki sınırötesi operasyon sırasında yeni ekran kartı almış sivilceli ergen heyecanıyla bize karargâhını anlatan ve “kandil bbg evi gibi” tespitini yapan dönemin genelkurmay başkanı büyükanıt geliyor.

sıkıntıdan uyuyamadığım ve kendimi fifa oyununa verdiğim şu gecenin dibinde, aklıma toplumun başka bir hezeyan anı geldi, küçüklüğümden. 1998′de abdullah öcalan italya’dayken, malum, türkiye’de “italyan marka kravatları yakma dönemi” başlamıştı. bu kravat yakma dönemi bazı sosyal çevrelerde ise “zidane-deschamps yakma dönemi” olarak bilinir. galatasaray’la juventus’un sırf biraz daha gerginlik olsun diye birbirleriyle eşleştiği bu dönemde, zidane ve deschamps ali sami yen’deki maça güvenlik kaygıları yüzünden gelmemişti. tüm türkiye ve elbette galatasaray taraftarı bu duruma çok sinirlenmiş, herkes kendi meşrebince gereken tepkiyi göstermişti.

şimdi bu hatırayı hafızamın derinlerinden çıkarttığımda yaşadığım ufak şaşkınlığı anlatabilmem için şöyle bir ara not girmem lazım. türk eğitim sisteminin beton ideolojisinden arzu edilen bir ürün olarak çıkıp da az-buçuk eleştirel akademiyle tanışan hemen herkesin yaşadığı şoku ben pek yaşamadım. millet/atatürk/orta sınıf/din gibi kutsallarım zaten hiçbir zaman pek oturmamıştı. ve hatta bu kırılmanın getirdiği zenginleşmeyi birçok arkadaşımda tespit edip bunun bir tür ıskalanan deneyim olduğunu da düşünüyorum. şimdi anlatacağım hatıra sayesinde fark ediyorum ki, bu deneyimi çok da kaçırmamışım.

zidane-deschamps meselesi vuku bulduğunda, şimdi hatırlıyorum, ben de kendi kişisel türk tepkimi vermiştim. o zamanlar en popüler takımlarımdan juventus’la, deli gibi oynadığım fifa 99 oyununda, daha sonraları futboldan anladığım şeye fazlasıyla yön verecek olan zidane’ı ve metin diyadin’in fransız versiyonu deschamps’ı kadro dışı bırakmıştım. türklüğümü 14 inç ekranda gördüğüm yeşil zemin üzerinde yeniden üretip hayali cemaatimin saygıdeğer bir üyesi olma yolunda attığım bu adımdan o zamanlar gurur duymuş muydum hatırlamıyorum, ya da ne kadar sürdüğünü, ama bu konuda bir kahkaha ya da alayla karşılaşmadım. oyunun kendi mantığı bir yerden sonra -mesela apo italya’dan gönderilince- takımın bel kemiği olan bu iki adamı yeniden oynatmaya başlamama sebep olmuş olabilir, fark etmez, ama “lan ne saçma iş yapıyorum” farkındalık seviyesine ulaşmadığıma eminim.

ideoloji bir futbol oyununda, oyunun kendisi farkında olmadan, hatta oralı da olmadan, hayat bulmuş. oyunlar üzerine söz söylemek isteyenlerin, oyunlar hakkında söylemsel analiz yapmaları yetmez, oyuncuların deneyimlerini aktarmalarını sağlayacak yöntemler de bulmak lazım. bu blogdaki “oyunların hikâyelerini anlatmak istiyoruz” vurgusunu da bu açıdan düşünmek lazım herhalde.

bu memlekete gelince. sadece savaş oyununun oynandığı yerde, oynamak hiç zevkli değil.

neler yapmadık şu vatan için!
kimimiz kravat yaktık,
kimimiz fifa 99′da zidane ve deschamps’ı kadro dışı bıraktık!

ps. hürriyet’in 1998 tükürüğü buradan okunabilir, o zamanları hatırlamayanlara ya da yeniden yaşamak isteyenlere.